Reklam
Reklam

Sultan Abdülhamîd Han

Osmanlı pâdişâhlarının otuz dördüncüsü, İslâm halîfelerinin doksan dokuzuncusu. Sultan Abdülmecîd Han’ın İkinci oğlu

Sultan Abdülhamîd Han
  • 30.01.2019
  • 742 kez okundu
Reklam

Sultan Abdülhamîd Han (1842-1918)

Osmanlı pâdişâhlarının otuz dördüncüsü, İslâm halîfelerinin doksan dokuzuncusu. Sultan Abdülmecîd Han’ın İkinci oğlu olup, 21 Eylül 1842 Çarşamba günü sabah saat 5’de eski Çırağan Sarayı’nda Tîr-i Müjgân Sultan’dan doğdu. 10 yaşındayken annesi Tîr-i Müjgân Sultan vefat etmiş, Abdülmecid’in diğer eşi olan ve çocuğu olmayan Piristü Kadın bakmış, Abdülmecid’in ölümünden sonra Abdülhamit Han’ın eğitimi ile amcası Abdülaziz yakından ilgilenmiştir.

Abdülhamit Han büyük meseleler karşısında bunalan Osmanlı Devleti’ni dahiyane bir siyaset, adalet ve büyük bir kudretle yönetti. İki yüz elli milyon tutan Osmanlı Devleti’nin borçlarını yüz altı milyona indiren Abdülhamit Han, memlekete büyük bir imar faaliyeti ile eğitim öğretim seferberliği başlatmış cami, mescit, mektep, medrese, hastane, çeşme, köprü gibi birçok icraatın çoğunu kendi şahsi parasından yaptırmıştır. Ülkenin dört bir yanını demiryolları ile döşedi.

Velîahd şehzâde Abdülhamîd, otuz dört yaşında iken 31 Ağustos 1876 Perşembe günü Osmanlı tahtına oturdu. 7 Eylül günü Eyyûb Sultan Câmii’nde kılıç kuşandı ve kıratına binerek, Edirnekapı’dan şehre girip Topkapı Sarayı’na yürüdü. Yollarda biriken halk tezahürat yapıyor ve yeni pâdişâhtan çok şeyler bekliyordu. Fakat Yahudilerin, masonların ve jön Türk tabir edilen yerli işbirlikçilerin ihanetleri durmadı. Filistin’de devlet kurma isteğine karşılık Osmanlı Devleti’nin borçlarının silineceğinin teklifinde bulunan Yahudilerin önderi Theodore Herzl’e karşı Abdülhamit Han, İç ve dış düşmanlar Sultan Abdülhamit Han’ı tahttan indirmek için cephe aldılar. Sultan’ı gözden düşürmek için her türlü iftira atılırken diğer taraftan suikastlar yaptılar. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal’ın “Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan” şeklinde ortaya attığı iftiraları aynen alanlar ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar. Halkı isyana teşvik ettiler.

Sonunda 31 Mart Vakası sebebiyle İttihat ve Terakki ileri gelenleri tarafından tahttan indirilen Abdülhamid Han, Selanik’e gönderildi (27 Nisan 1909). 10 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı’nda soğuk alıgınlığı ve mide rahatsızlığından vefat eden Abdülhamid Han’ın naşı Çemberlitaş’ta dedesi Sultan II. Mahmut’un türbesindedir.

33 YIL SÜREN MUHTEŞEM YÖNETİM

Sultan Abdülhamîd Han, tahta çıktığı zamanda devletin durumunu ve saltanatı boyunca tatbik etmeye çalıştığı siyâsetini şöyle anlatmaktadır: “Amerika’da genç ve kuvvetli bir devlet doğmuştu, İspanya, müstemlekelerinden (sömürgelerinden) sürekli olarak çıkarılıyordu. Dünyâ yahûdîleri teşkilâtlanmıştı. Mason locaları yolu ile arz-ı mev’ûdun (yahûdîlerin kendilerine verilmiş olduğunu iddia ettikleri Nil’den Fırat’a kadar olan topraklar) peşine düştüler. Bunlar daha sonra bana da gelmiş ve Filistin’de yahûdîleri yerleştirmek için büyük paralar karşılığı toprak istemişlerdi. Tabiî reddettim.

Apaçık görüyordum ki, Avrupa’nın büyük devletleri kendi aralarında dünyâyı bölüşmeye çıkmışlardı. Bölüşülecek ülkeler arasında Osmanlı mülkü de vardı. Ben bu kuvvetlerin önünde tek başına duramazdım. Gücüm yetmezdi. Yapabileceğim tek şey, aralarındaki rekabetten yararlanıp, her birine daha büyük lokma” ümidi dağıtarak birini ötekine düşürmekten ibaretti.

Yine apaçık görüyordum ki, Almanya’nın kurulması ile bozulan Avrupa dengesi, eninde sonunda bu büyük devletleri birbirine düşürecekti. Eğer o güne kadar memleketimi parçalanmaktan kurtarabilirsem, o çatışma koptuğu zaman, kümelenmelerden birine katılıp öteki tarafı kırmakla varlığımızı koruyabilirdim. Bunun ne zaman olacağı belli değildi ama, uzak da görünmüyordu. Almanlar her yıl biraz daha güçlenince, Fransız ve Rusların olduğu kadar İngilizlerin de tedirgin olmaya başladığını görüyordum. Bunun sonu birbirleriyle kapışmak ve hesaplaşmak olacaktı. Nasıl bir yol tutacağımı dikkatle araştırdım.

Büyük devletlerin İstanbul’da yaptıkları konferans sırasında niyetlerinin, iddia ettikleri gibi hıristiyan tebeanın hukukunu te’miri değil, önce muhtariyetlerini, sonra istiklâllerini te’min suretiyle Osmanlı ülkesini parçalamak olduğunu görmüştüm. Bunu, iki surette te’min etmeye çalışmaktaydılar. Birincisi, hıristiyan ahâliyi ayaklandırıp ortalığı karıştırmak ve böylece bunlara arka çıkmak… İkincisi, bizi kendi aramızda parçalamak için meşrutî idareyi getirmek… Her iki gayeleri için de aramızda kolayca tarafdâr bulabiliyorlardı. Meşrutî idarelerin bir millî vahdet hâlinde bulunan ülkelerde kolayca işlediğini, böyle bir vahdet içinde olmayan ülkelerin bu idareye itibâr etmediğini fark edemeyen bâzı Türk münevverleri, maalesef düşmanların ekmeklerine yağ sürmekteydiler.

Ben bu ihanetlerin ve ayaklanmaların içinden ülkemi nasıl çıkarabilirdim?…

Ordunun yeni silâhlarla donanmasına ve yeni harp san’atına uygun hazırlanmasına hız verdim, büyük bir asker olan Alman Wander Goltz’u İstanbul’a getirdim. Yarın kopacağını umduğum ve beklediğim savaşta denizlere hâkim devletle bir olursam, ordularım onun işine yarayacak, donanması da benim işimi kolaylaştıracaktı ve üstelik elimde, dövüştüğüm milletin harb oyunlarını çok İyi bilen bir ordum olacaktı.

Evet, benim Avrupa devletleri ile tek başıma boğuşmaya gücüm yoktu ama, Rusya gibi, İngiltere gibi Asya’da bir çok müslüman ahâliyi idareleri altına almış büyük devletler de benim hilâfet silâhımdan ürküyorlardı. Bu yüzden, Osmanlı’nın işini bitirmek noktasında anlaşabilirlerdi. Ben beklediğim güne kadar bu silâhı hudutlarımın dışında kullanmamalıydım. Çünkü böyle bir teşebbüs ne din kardeşlerimizin işine yarayacak, ne ülkemin yararına olacaktı. Hilâfet kuvvetimi, memleketimin huzuru ve birliği için kullanmaya, dışarıdaki din kardeşlerimizi de her ihtimâle karşı sağlam tutmaya karar verdim.

Hilâfetin elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin ediyordu. Blund adlı bir İngilizle, Cemâleddîn-i Efgânî adlı bir maskaranın el birliği ederek İngiliz hâriciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti. Bunlar, hilâfetin Türkler tarafından zorla alındığını ileri sürüyorlar ve Mekke şerifi Hüseyin’in halîfe îlân edilmesini İngilizlere teklif ediyorlardı. Cemâleddîn Efgânî’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara mehdîlik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olmadığını biliyordum. Ayrıca İngilizlerin adamı idi ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlardı. Derhâl reddettim. Bu sefer Blund ile işbirliği yaptı.

Bütün Arab ülkelerinin itibâr ettiği Halepli Ebü’l-Hüdâ Esseydî yolu ile kendisini İstanbul’a çağırttım. Aracılığını, Efgânî’nin eski hâmisi Münif Paşa ile Abdülhak Hâmid yaptılar. Geldi ve bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim.

Hilâfet mevzuunda İngiliz teşebbüslerinin sonu gelmiş değildi. Çünkü Asya’da yüz elli milyon müslümanı idareleri altında tutuyorlardı ve bu müslümanlar üzerinde hilâfetin büyük bir nüfuzu vardı. Bunu bildiğim için İngilizleri kuşkulandırmadan, her ihtimâle karşı, seyyidler, şeyhler, dervişler gönderip Asya’daki müslümanları hilâfete manen bağlamaya husûsî bir itinâ gösteriyordum. Buhârâlı şeyh Süleymân Efendi’nin Rusya’daki müslümanlar arasında yaptığı hizmetleri bilhassa şükranla yâd ederim. Bunun, İngilizlerle münâsebetlerimizde çok faydasını gördüm. Hindistan umûmî vâlileri oradaki müslümanların Osmanlı Devleti ile yakından ilgilendiklerini gördükçe, hükümetlerine Osmanlılarla iyi geçinilmesini yazıyorlar ve böylece bizim işlerimizi bir nebze kolaylaştırmış oluyorlardı. Tek başına yaşayacak ve direnecek gücümüz yoktu. Bizi parçalamakta birleşmiş düşmanlarımız kendi aralarında parçalanırlarsa ve biz de bu parçalardan birinin vaz geçemeyeceği kuvvet olabilirsek, yeniden dünyâ için söz sahibi olabiliriz.

Büyük devletler arasındaki rekabetin eninde sonunda onları çatışmaya götüreceği gözler önündeydi, öyleyse Osmanlı Devleti de böyle bir çatışmaya kadar parçalanma tehlikelerinden uzak yaşamalı ve çatışma günü ağırlığını ortaya koymalıydı. İşte benim 33 yıl süren siyâsetimin sırrı…”

 

KİŞİLİĞİ

İyi bir hattat ve marangoz idi. Marangoz atölyesi ve çiftlikleri vardı. Koyun besletti, üstübeç mâdenleri işletti. Para kazanarak zengin olup, servetini, saltanatı sırasında din ve devlet hizmetlerine sarfetti.

Çok kültürlü, şahsı için iktisatlı, hayır ve hasenâtı için pek cömert, ileri görüşlü, dış siyâsette fevkalâde maharetli, yerli ve yabancı basını devamlı tâkib eder, her şeyi iyi öğrenmek isterdi. Dedesi sultan Mahmûd’u kendine örnek almıştı. Fevkalâde bir zekâ ve hafızaya sahipti. Bir defa gördüğü veya sesini işittiği kimseyi asla unutmazdı. Çok nâzikti, herkesin gönlünü almasını iyi bilirdi.

Dine olan bağlılığı, güzel ahlakı, edep ve hayası, akıl ve adaletiyle bilinen Abdülhamit Han, milleti için gece gündüz çalışmış onun tahtan indirilmesinin üzerinden 10 yıl geçmeden devletin dörtten üçü elden çıkmış. 33 yıl idarede kalan Abdülhamit Han, tahtan indirilmesiyle Ortadoğu kan gölüne çevrilmiş Arap alemi siyonizmin kölesi haline gelmiştir.

 

ABDÜLHAMİT HAN’IN ÜLKESİ İÇİN YAPTIĞI HİZMETLER

  • Mülkiye (Siyasal Bilgiler),Fakülte düzeyine getirilerek açıldı
  • Memurlara sicil tutulmaya başlandı
  • Eski Eserler Müzesi açıldı
  • Hukuk Fakültesi açıldı
  • Muhasebat Divanı (Sayıştay) kuruldu
  • Güzel Sanatlar Fakültesi açıldı
  • Ticaret Fakültesi açıldı
  • Yüksek Mühendislik Fakültesi açıldı
  • Dârülmuallimât (Kız Öğretmen Okulu) açıldı
  • Terkos Suyu hizmete girdi
  • Bütün yurtta İdadiler (Lise) açılmaya başlandı
  • Ziraat Bankası kuruldu
  • Bursa’da İpekhane açıldı
  • Emekli Sandığı kuruldu
  • Halkalı Ziraat ve Veterinerlik Fakülteleri açıldı
  • Bursa Demiryolu hizmete girdi
  • Aşiret Okulu açıldı
  • Bütün yurtta Rüşdiyeler (Ortaokul) açılmaya başlandı
  • Kudüs Demiryolu hizmete girdi
  • Ankara Demiryolu hizmete girdi
  • Kağıt Fabrikası kuruldu
  • Kadıköy Gazhanesi kuruldu
  • Beyrut’ta liman ve rıhtım inşaa edildi
  • Osmanlı Sigorta Şirketi kuruldu
  • Kadıköy Su Tesisatı hizmete girdi
  • Selanik-Manastır Demiryolu hizmete girdi
  • Şam Demiryolu hizmete girdi
  • Eskişehir-Kütahya Demiryolu hizmete girdi
  • Galata Rıhtımı inşa edildi
  • Beyrut Demiryolu hizmete girdi
  • Darülaceze (Kimsesizler yurdu) hizmete girdi
  • Mum Fabrikası kuruldu
  • Afyon-Konya Demiryolu hizmete girdi
  • Sakız Adası’nda Liman ve Rıhtım inşaa edildi
  • İstanbul-Selanik Demiryolu hizmete girdi
  • Tuna Nehri’nde Demirkapı Kanalı açıldı
  • Şam-Halep Demiryolu hizmete girdi
  • Şişli Etfal Hastanesi hizmete girdi
  • Hicaz Telgraf hattı kuruldu
  • Hama Demiryolu hizmete girdi
  • Basra-Hindistan Telgraf hattı Beyoğlu’na bağlandı
  • Hamidiye Suyu hizmete girdi
  • Dünyanın ilk dişçilik okulunu kurdu.
  • Paris’te İslam Külliyesi kurdu.
  • Selanik’te Liman ve Rıhtım inşaa edildi
  • Haydarpaşa Liman ve Rıhtımı inşaa edildi
  • Sirkeci Garı ve Haydarpaşa Garı
  • Maden Fakültesi açıldı
  • Şam Tıp Fakültesi açıldı
  • Haydarpaşa Askeri Tıp Fakültesi açıldı
  • Trablus-Bingazi Telgraf hattı kuruldu
  • Konya Ereğlisi’nde demiryolu hizmete girdi
  • Trablus Telsiz İstasyonu kuruldu
  • Bütün yurtta Telsiz İstasyonları kuruldu
  • Medine Telgraf Hattı kuruldu
  • Şam’da Elektrikli tramvay hizmete girdi
  • Hicaz Demiryolu hizmete girdi. 27 Ağustos’ta İstanbuldan kalkan tren, 3 gün sonra Medine’ye ulaştı
  • Pekin’de Üniversite kurdurdu. (Dar’ul Ulum’il Hamidiye = Hamidiye Üniversitesi)
  • Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektirdi.
  • Döneminde yaptırılan Demiryolları (Hicaz vb.)

 

Etiketler: / / /

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ