Reklam
Reklam

Gücün Eşkıyalık Hali

Misafir KALEM
Misafir KALEM
  • 28.11.2018
  • 169 kez okundu

Fevzi KILINÇDOĞAN

Der Spiegel’deki bir yazı da ABD için şöyle yazıyor:“ Modern tarihte hiçbir ülke, dünyaya bugün, Amerikan’ın olduğu kadar hakim olmadı. Amerika şimdi uluslararası politikanın Schwarzenegger’; kaslarını gösteriyor, sıkıntı çektiriyor, ürkütüyor. Amerikalılar, hiçbir şey ve hiçbir kişi tarafından sınırlandırılmadan McWorld’lerinde, bir tür boş çek yaprağına sahipmiş gibi davranıyorlar.”
Yalnızlık politikası adı altında avını sinsice bekleyen kaplan misali sabır ve inatla, Avrupa ve İslam dünyasını takip etmiş ve ardından tüm pervasızlığı ile dünya devletlerini o ya da bu şekilde hegemonyasına almayı başarmış bir ABD.
Avrupa’nın Sovyetler tarafından olabilecek bir işgal tehdidi yahut Sovyetlerin Amerika’ya nükleer saldırı tehdidi, on yıllarca Avrupa ve Amerikan halkının bilincine kazındı. Bu tehdit algısı her daim canlı tutularak Amerika’yı, Amerikan Cumhuriyetinden Amerikan polis devletine doğru itti. Komünizmin tehdidinden kurutulmak için Amerika’ya ihtiyaç duyulduğu argümanı, sadece Amerikan halkına değil tüm dünya insanına kabul ettirildi.
Nitekim ağabeylik ve devletlerin mesihi olma yolunda attıkları en önemli adım Marshall yardımları olacaktı. Haziran 1947’de Harvard Üniversitesinde bir konuşma yapan dönemin ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, Avrupa ekonomilerini tekrar kalkındırmak için çok geniş kapsamlı bir program önermişti. Esasında amacın yardım değil dünya devletlerini Amerika tekeline almak olduğu sonradan anlaşılacaktı. Türkiye de dahil bir çok devlet bu emperyalist tekelin kurbanı oldu.
Aynı amaç doğrultusunda CIA’nin kurucusu sayılan ABD Başkanı Truman da 12 Mart 1947’de Kongre’de yaptığı bir konuşmada, yapay tehdit olarak ortaya attıkları Komünist tehdide karşı kendi adıyla anılacak Truman Doktrini’ni açıkladı. Kongrede Komünizme karşı dünyayı ve özellikle Türkiye gibi stratejik öneme sahip ülkeleri koruma misyonunu(!) net biçimde açıkladı ve bir nevi kapitalizmin tüm olanaklarını seferber edeceklerini duyurdu. Yapay tehdide karşılık tüm dünya devletlerini birbirlerine kelepçeleyen bu kişinin, esasında Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atma emrini verip yüz binlerce insanın ölümünden sorumlu biri olduğunu da hatırlamakta fayda var.
Yapılan bu özde rehin alma sözde yardımların, gerçek amacını, ünlü kapitalist Musevi Nelson A. Rockefeller’in, dönemin ABD Başkanı Eisenhower’e 1956 yılında yazdığı mektubunda görebiliyoruz .Mektup özetle şu cümleleri içeriyordu: “İktisadi yardımlarda, ABD’nin karşılık beklemeden yardım ettiği ve işbirliği yapmak isteğinde samimi olduğu intibası oluşturulmalı. Bu ülkelere yatırım yapan kapitalistlerimiz, teknik eksperlerimiz ve diğer uzmanlarımız az gelişmiş ülkelerin milli ekonomilerinin bütün dallarına girmeli, onları bizim çıkarlarımıza göre geliştirmelidir. Bu ülkelerdeki politik bakımdan güvenilir yerli işadamlarının ulusal çabaları da teşvik edilmelidir.” Tabiî ki planları adım adım işler hale getirildi ve nihayetinde tek kutuplu dünya düzeni oluşturulmaya çalışıldı.
Bu paranoyak polis devlet, Sovyetlerin çöküşünden itibaren kendine yeni tehdit unsurları bulmakta hiç gecikmedi. Oluşturulan bu tehditlerin en geçerli olanı “terörist tehditleri” idi. Nitekim dünya düzeninin kendi eksenlerinden uzaklaştığını gördüklerinde, oluşturdukları tehditleri devreye sokup Amerikan halkını cansiperane biçimde korumak için oldukça gösterişli ve aksiyon dolu senaryoları oynamaya başladılar (Ne hikmetse bu terörist devletler de hep petrol bölgelerinden çıkmıştı ). Amerikan halkını ikna etmek için özel bir çaba sarf etmelerine gerek yoktu, çünkü modern algı yöntemleriyle beyinlerini uyuşturmuşlardı.
Sıradan halkın, Devletinin çevirdiği dolapları, politikalarını veya gidişatını düşünmeleri gerekmiyordu zaten. Bu nedenle ahlaki ve insani duyguların bir tarafa atılması için iletişim araçlarının işitsel ve duyusal olanlarını en iyi biçimde kullanmaları yeterliydi. Okul kitaplarında okutulan masallar, terör eylemlerinin Amerikan politikalarına misilleme olarak gerçekleştiği yönünde değil, Amarikan özgürlüğüne, demokrasisine, modernliğine ve “sekülerliğine yönelik” gerçekleştiği yönünde yazılmıştı. Başta kendi halkı olmak üzere yeryüzündeki halklara “ Pax Amarikan” yani yeni düzende ABD nin önderliğinde özgür ve barışçıl bir dünya kurmayı vaat edip, büyük oranda onları bu palavraya inandırdılar.
Bir yandan sözüm ona Afgan kadınlarına özgürlük ve kadın haklarını götürmeyi kendine şiar edinmiş olan ABD, diğer yandan petrol bölgelerinde kendine DAEŞ ve Boko-Haram gibi tehditler oluşturmayı da kutsal bir görev olarak görmüş ve her türlü lojistik ve finansal desteği sağlamıştı. ABD biten tehditlerin yerine yeni tehditler oluşturmada uzmanlaşmıştı. Değindiğim gibi bu olup bitenleri sorgulamayan, beyinleri uyuşmuş bir millete sahiplerdi ve yaptıkları bu uyuşuk beyinler tarafından da meşru görülüyordu.
Örneğin 11 Eylül saldırısını sorgulayan bir halk yoktu ortada. Oysa sorgulandığında 11 Eylül saldırıları, sözde komünizm tehlikesinin varlığının önemini kaybetmesiyle Amerikan devletinin polis devlet olma yolunda, sarıldıkları iyi bir argüman olduğunu göreceklerdi. Hoş bunu görenler de ya bir daha dünyayı göremez oldular ya da büyük elçiliklerin bahçelerinde büyük elçi çocuklarıyla “elim sende” oyunu oynamaya mahkum edildiler.
Dünyayı terör tehlikesinden kurtaracak olan bu fütursuz (!) güç 1993 teki Dünya Ticaret Merkezinin bombalanmasının intikamını insanlık adına (!) yüz gün boyunca bombaladıkları ve 3 bin masum insanın öldüğü Afganistan saldırısıyla aldı. Oysa Terörist eylemlerde bulunduklarına dair hiçbir kanıt bulamamışlardı.
1940 lara geri döndüğümüzde bu barış vaad eden devletin 60 bin askeri personelini kimyasal testlerde denek olarak kullandığı, körfez savaşına katılan askerlerin binlercesinin çeşitli hastalıklarla ülkelerine döndüğü ve Pentagon yetkililerinin, savaş alanında askerlerine zehirli gazlar konusunda uyarıda bulunmadıklarını aynı kurumun bazı yetkilileri dillendirmişlerdi.
Amarikan siyasetini Amerikan halkının üstünde tutan bu gücün dünyada neler yapabileceğini kestirmek gerçekten çok zor olsa gerek. Zorluğu tahminlerde değil, düşünecek cesareti bulmada. Birkaç örnek:
Başta ABD ve Müslüman ülkeler olmak üzere birçok ülke, Sovyetlerin 1979daki Afganistan işgalini lanetler ve ABD nin Afganistan’a Mesih gibi girdiğini düşünür. Oysa gerçek , jmmy Carter’in güvenlik danışmanı Zibigniew’e sorulan bir soruya verilen cevapla orta çıkmıştı. Gerçek, ABD nin Sovyetlerin müdahalesinden altı ay önce İslam mücahitlerine yardım yaptığı idi. Peki amaç neydi? Onu da Zibigniew ‘in cümlesiyle söyleyelim: “Bu yardım bir Sovyet askeri müdahalesine sebep olacaktır ve biz SSCB ye, onların Vietnam savaşını verme fırsatını ele geçirmiş olduk.” Yani özetle Sovyetleri, içinden çıkamayacakları bir savaşın içine sürüklemiş ve yeryüzünün tek gücü olma arzusuyla binlerce kişi için ölüme giden kapıyı açmışlardı.
Bir söyleşide, ABD eski dış işleri bakanı Maedlenie Albright’e Iraka konulan ambargonun yarım milyon çocuğun ölümüne yol açtığı ve bu sayının Hiroşima’da ölenlerden daha çok olduğunu ve bu bedele deyip değmediği sorulduğunda “değdiğini düşünüyorum” şeklinde cevap vermesi nasıl bir gücün tehdidi altına olduğumuzu bize açıkça göstermekteydi.
Zaten zayıflara merhamet, acıma ve yardımseverlik gibi insani duygular taşıyan biri ne ABD başkanı olabilirdi ne de Dışişleri bakanı.
İnsani değerlerden uzak birkaç örnek daha;
1991 de Dünya bankası baş ekonomisti, Lawrence Summers, zehirli atıkların az gelişmiş ülkelere dökülmesinin çok dahice bir fikir olduğunu söylemekten asla çekinmedi.
Clinton’un başkan yardımcı Al Gore 1998 yılında Güney Afrika hükümetine baskı uygulayarak AIDS ilaçlarının eş değerinin kullanılmamasını istemişti.
1991 yılında Irak bombardımanı sırasında sivil bir sığınak, uranyumlu bir mermiyle yok edilmiş yüzlerce çocuk ve kadın kömürleşerek ölmüştü.
Tabi bu tür olayların üstü örtüldü veya haber dahi yapılmadı. Nitekim “diktatörlükte şiddet ve baskı neyse,demokrasilerde de propaganda odur.” Örneklemelere devam edelim..
2.Dünya savaşında Japonya’nın teslim olacağını söylemesine rağmen ısrarla bunu duymazlıktan gelen yönetim neyi amaçlıyordu acaba? Atılan o atom bombalarının hedefi beyaz bayrak çekmiş bir milleti korkutmak, bezdirmek için miydi? Buna gerek var mıydı? Tabiî ki hayır. Peki neden? Bu sorunun cevabını, tam olarak Ruslara verilmek istenen gözdağında aramak isabetli olur. “Atom bombasının atılışı 2. Dünya Savaşının son bombası değil, Soğuk Savaşın ilk bombası” olacaktı. Tabi bunun için bir ulusun yok edilmesi gerekiyorsa edilecekti.
Bir başka ulus; Deli saçması olarak düşündüğüm bir tehdit. Kuzey Kore nin ABD yi tehdidi. Kendi halkının karnını doyuramayan Kuzey Kore’nin ABD ‘ye meydan okuması hiç de inandırıcı gelmedi ve gelmeyecek de. Yapılan bir araştırma, ABD den korkan genç Güney Korelilerin oranı Kuzey Kore’den korkanların oranından çok daha fazla olduğunu gösteriyordu. Bu deli saçması atışmalar Amerikan halkının tehdit algısını canlı tutmaktan başka bir amaç gütmüyor.
90’lı yıllarda bu algıyı canlı tutmanın en kolay yolu asılsız bomba ihbarları ve sözde kimyasal ve biyolojik saldırılardı.Nitekim bu bahane ile 1998 de Sudan’ın tek eczacılık tesisi biyolojik silahlar imal edildiği gibi sahte bir gerekçeyle bombalanmıştı.
1999 un Ağustos ayında Atlanta’da Türkiye’ye yapılacak bir uçak seferinde, bilet parasını nakit ödemesinden dolayı sorguya alınan adam nedeniyle saatlerce uçakta bekletilen yolcuların ruhsal durumunun, ABD’nin tehdit algısını canlı tutma amacının yanında önemi yoktu.
Bir Yahudi bankeri olan Paul Warburg ( Warburglar ailesinin lideri) : “Bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak; tek sorun bu sonuca güzellikle mi, yoksa zorla mı ulaşılacağıdır” demişti. Görülüyor ki “Pax Amarican” bu dünya hükümetinin alt yapısını oluşturacaktı. Bu gün dünya haritasının hemen hemen her noktasında ABD askeri tesislerinin, ABD operasyon güçlerinin varlığı da Warburg un hayaline hizmet eden oluşumlardı.
Her ne kadar FBI’ın terör tanımı ABD ye karşı yapılan eylemler olsa da bu tanımın kapsamı oldukça geniş tutulmaktaydı ve ABD diğer devletlerin kendisine yönelik tehditleri ve terörist eylemleri tehdit ve terörist olarak görmüyordu. Nitekim müttefiki Türkiye’nin, tüm uyarılarına rağmen PYD yi terör örgütü olarak tanımamıştı. Aynı şekilde Bin Laden uzun bir süre ABD nin nefret listesinde yer almıyordu. Çünkü Bin Laden Sovyet askerlerine yönelik saldırıda bulunuyordu ve bu nedenle ABD için “iyi terörist” idi. Aynı şekilde PYD de kendi oluşumları olan DAEŞ ile sözde mücadele ettiğinden onlar için “iyi terörist” sayılırdı. Ronald Reagan’ın Afganistan’daki CIA in cihatçı çocukları için söylediği “özgürlük savaşçıları” övgüsünün bugün de CIA in PYD si için söylenmesi tesadüfle açıklanacak bir durum değildir.
Oysa 90’lı yıllar çoktan geride kalmıştı ve ne Rusya eski SSCB idi ne de Türkiye eski Türkiye idi. Bu defa güçlülerin galip olduğu bir dünya yoktu haklıların galip geldiği bir dünya vardı.
Ne Rothschildler, ne Warburglar, ne Rockefeller, ne de ABD‘deki bir numaralı İsrail destekçisi Lehmanlar; evet tüm bu ve diğer Siyonist ailelerin ne finansman desteği, ne de teknolojik sırları yeni dünya ve yeni Türkiye’ye karşı galip gelemeyecektir. ABD’nin Kudüs kararı sonrasında, özellikle 50 lerden sonra hayalini kurduğu “Yeni Dünya Düzeni”ni Türkiye, liderinin önderliğinde başka bir dünya düzeni kuracak olgunluğa ve zekaya sahip olduğunu tüm dünyaya gösterdi ve göstermeye devam ediyor…

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ